İri cüssesi, solgun teni ve ürkütücü görünümüyle Frankenstein canavarını büyük ihtimalle bir yerlerden hatırlıyorsunuzdur. Bilinen en ünlü yaratıklardan olmasına rağmen Frankenstein canavarının asıl hikayesi pek bilinmez. Oysa bilimkurgu camiasında çok önemli bir yere sahip olan kitap ardından gelen çok sayıda esere de ilham kaynağı olmuştur. Kitabın içeriğine ve bize sunduklarına geçmeden önce kitap hakkında birtakım bilgiler vermeyi gerekli görüyorum.

Bu bilgilerden ilki ve bizce oldukça ilginç olanı kitabın doğuşuyla ilgili. Yazar Mary Shelley bu eseri on sekizli yaşlarında kaleme aldı. Kitabın hikayesini ise bir hortlak hikayesi yazma düşüncesiyle uyuduğu bir gece, yarı uyanık halde gördükleri sonucunda yazabildi. Rüyasında gördüklerinden dehşete kapılan Shelley “beni bu derece korkutan şey okuyucuyu da korkutur” düşüncesiyle bir nevi rüyasını yazıya döktü ve kendi türünün mihenk taşlarından birini ortaya çıkardı. Özgün adı “Frankenstein ya da Modern Prometheus” olan kitapta yaygın bir yanlışın doğrusunu da öğreniyoruz: Frankenstein aslında yaratığın adı değil, yaratıcının soyadı.

Şimdi gelelim kitabın genel hatlarıyla hikayesine değinmeye. Hikaye Kaptan Robert Walton’ın Kuzey Kutbu’nu keşfetmek amacıyla çıktığı bir yolculukta denizde karşısına çıkan ve soğuktan donmak üzere olan Victor Frankenstein’ı kurtarmasıyla başlıyor. Hikayeyi Frankenstein’ın başına gelenleri kaptana anlattığı ve kaptanın da bunları bir mektup şeklinde kız kardeşine yazması yoluyla okuyoruz.

Victor Frankenstein doğa bilimlerine merak salarak başladığı eğitimine kimya, fizyoloji , anatomi ve benzeri bilim dallarında kendini geliştirerek devam eder. Yaşayanların yaşam mekaniklerini iyice kavrayan Victor kendini ölümün doğasını anlamaya adar ve azminin sonucunda ölü bir bedenden canlı yaratma fikrine kapılır. Hedefe ulaşma şevkiyle gece gündüz durmaksızın çalışan Victor sonunda devasa ölü bir bedene hayat vermeyi başarır başarmasına ama gördüğü şey onu derin bir dehşete sürükler. Hedefe ulaşma yolunda varını yoğunu ortaya koymasına rağmen gördüğü şeye bakmaya katlanamaz ve korkuyla yaratığını terk eder. Sonrasında ise bir zaman sonra laboratuvarına geri döndüğünde yaratığın da gitmiş olduğunu görür. İçine bir ferahlı gelen Victor iki yıl boyunca yaratığından haber almaz. Fakat tam onu unuttuğunu sandığı zaman evinin yakınlarında onu tekrar gören Victor büyük bir felaketler zinciri başlattığından habersizdir. Yaratığı gördükten sonra başlayan cinayetler dizisinin ardından Frankenstein’ın hayatı kendi yaratığı tarafından cehenneme çevrilecektir.

Kitabın başında canavara karşı bir savaşın öyküsünü okuyacağımı düşünüyordum fakat kitap bu noktada da beni yanılttı. Zira her ne kadar Frankenstein, bir bilimkurgu eseri sayılıyorsa da bence hayallerin içinde bu denli şiddetli bir gerçekliğin bulunduğu pek az bilimkurgu eseri vardır. Kitapta daima yaratığın karşısında olmayı beklerken kendimi yaratığın empati kurdurma çabasına kapılırken buldum. Yaratıcı Victor Frankenstein’ın gözüyle başladığımız hikayenin önemli bir kısmını yaratığın iç dünyasında sürdürüyoruz.

Kitabın belki de en şaşırtıcı yanı yaratığın anlattıklarıydı çünkü yaratık ucube görüntüsüne rağmen özünde taşıdığı iyiliği dışa vurma çabasındaydı. Ancak yaratıcısı onu terk ettiğinde herhangi bir yol göstericisi olmadığından, insanların dünyasını kendi başına keşfetmeye koyulmuş. Ayrıca bu keşif sürecini siz okurlara bırakıp yaratığın duygusal yönünden bahsetme ihtiyacı hissediyorum. Yaratığın kitap boyunca meydana getirdiği tüm felaketlerin sevgisizlik ve empati yoksunluğu sonucu meydana geldiğini anlıyoruz. En başta insanlara yardım ve sevgi için yaklaşmaya çalışan yaratığımız ölüye benzer görüntüsü nedeniyle insanlardan daima şiddet görmüş. Durumunu çarpıcı bir şekilde dile getiren şu alıntıyı paylaşmazsam olmaz:

“ Sevgi uyandıramıyorsam, korku salacağım, özellikle de sana çünkü söndürülmez bir nefret duyuyorum yaratıcıma.”

Bir bölümde anlattığı şu olay yaratığa bir sempati beslememe neden olmadı değil: Bir nehre düşen kızı gördüğünde boğulmaması için onu kurtarıp, karaya çıkarır. Ne yapacağını bilmemesinin telaşıyla başında beklediği sırada kızın ağabeyinin onu görüp ateş açması sonucu yaralanan yaratık iyiliğin karşılığının bu olduğunu görünce insanlardan bir kez daha nefret eder.

Hikaye boyunca özellikle yaratıcısının şefkatini arayan yaratık bu duruma o kadar içerlemiş ki kendini kovulmuş bir melek olan şeytandan daha bahtsız görüyor. Yaratığın deyimiyle İblis’in bile beraberinde duran kimseleri varken kendisi türünün tek örneği olarak yalnızlığa mahkum edilmiş. Bu yalnızlığı giderme çabalarını, iyi olmaya çalışmasını bir süre okuduğum yaratığa tam üzülüp sevgi beslemeye başlayacakken yaratıcısının onu reddetmesiyle her şey rayından çıkıyor. Yaratıcısına acı çektirmeye ant içmişçesine olaylar yaratan yaratık maalesef ne kendi emeline ulaşabiliyor ne de yaratıcısına huzur veriyor.

Bilimkurgudan beklenmeyen yoğunlukta bir duygusallığın ve keskin bir iyilik-kötülük çatışmasının bulunduğu kitap okuyucuları bir şeyin görünen yüzünün ardını görmeye çalışmaları konusunda bir nevi uyarıyor. Yanlış anlaşılmaların, kati kararların doğurabileceği elim olayları vurucu bir şekilde aktaran kitabın bakış açımızda da yer yer değişiklikler oluşturması oldukça muhtemel.

Salt bilimkurgunun ötesinde gerçekle hayalin sınırında gezinen Frankenstein, türünde mihenk taşı olma özelliğini sonuna kadar hak ediyor. Duygusallığın, korkunun, gerilimin, öfkenin ahenkle yer aldığı sayfalarda yol alırken bir anda gelen sonla zamanın nasıl geçtiğini anlamayacağınız bu özel kitap bence her okuyucunun mutlaka okuması ve dersler çıkarması gereken bir yapıt.

Bir yanıt yazın

Loading posts…

Revaçta