Bir kitabın edebiyatın hakkını vermesi kadar isminin hakkını vermesi de önemlidir. Yaprak Dökümü ismi, kitabın o kadar başarılı bir özeti ki Reşat Nuri’nin bu kitaba başka bir isim verebilmesi düşünülemezdi. Bir kitabı ünlü olmuş yazarların talihsizliğine Reşat Nuri Güntekin de uğruyor ve Çalıkuşu çok sevilmesinin yanı sıra diğer eserlerini de gölgeliyor desem yanlış olmaz. Çalıkuşu’nun iç ısıtan, yer yer üzen yer yer de yüzümüzde bir gülümseme bırakan o hikayesinin aksine Yaprak Dökümü’nde bir başka eleştiri iç burkan nitelikte bir hikaye bizi karşılıyor. Çalıkuşu’nun realistliği su götürmez bir güçte olsa da Yaprak Dökümü’nün hikayesinin daha çarpıcı hissettirdiğini düşünüyorum.  Çünkü kitaptaki eleştiri beraberinde okuyucuyu günlük yaşamında sayısız kez düşebileceği bir ikilemde bırakıyor. Bu ikilem ve ana fikirden bahsetmeden önce hikayenin genel çerçevesinden bahsetmek daha uygun düşecektir.

Kitabın merkezinde Ali Rıza Bey, oğlu Şevket, kızları ve eşi Hayriye Hanım’dan oluşan bir aile yer alır. Baş karakter Ali Rıza Bey olsa da diğer aile fertlerinin de hikayede etkili olmaları onları yan karakter olarak nitelendirmeyi zorlaştırıyor. Çünkü az önce bahsettiğimiz ikilem ve ana fikrin ikilem kısmıyla Ali Rıza Bey üzerinden karşılaşırken, ana fikrin büyük kısmını ailenin diğer üyeleri oluşturuyor. Ali Rıza Bey kelimenin tam anlamıyla bir ahlak timsali lakin başına ne geldiyse de bundan geldi. Yıllarca Anadolu’da çeşitli görevleri alnının akıyla yapan Ali Rıza Bey, mutasarrıflık görevindeyken talihsiz bir olay başına gelir.

O, kendi vicdanının ve değer yargılarının peşinden giderek haklının taraftarı olur ancak haksızlar baskın çıkınca bu tutum ters teper ve işten çıkarılır. Yaşını iyice almış olan Ali Rıza Bey talihin oyununu oynamaya yeni başladığından habersizce İstanbul’a döner. Döndüğünde özel bir şirkete girmeye çalışır. Şansı başta yaver gider çünkü şirketin müdürü onun eski bir öğrencisidir. Onun vasıtasıyla yeniden çalışmaya başlayan Ali Rıza Bey, çalışmaya başlamasından kısa süre sonra iyilikseverliğinin ardına takılır ve arkadaşının kötü durumda olan kızı Leman’ı rica ile şirkete aldırır. Gelin görün ki daha sonra Leman’ın şirket müdürünü ayarttığı, üstüne üstlük bir çocuk düşürdüğü dedikoduları ortaya çıkınca Ali Rıza Bey’in başından aşağı kaynar sular dökülür. Böylesine yüz kızartıcı bir duruma ön ayak olduğunu hissetmeye başlayınca durumu onuruna yediremeyip düzeltmeye kalkışır. Müdürden Leman’ı nikahına alarak namus sorununu çözmesini isteyince bir darbe daha yer; Leman’ın başkalarıyla da birlikte olduğunu dolayısıyla namusunun temizlenemeyeceğini öğrenir. Müdür, Ali Bey’i tanıdığından onu hassas noktasından yakalayarak ileride oldukça şaşırtıcı bir olaya bağlantı oluşturacak şu soruyu sorar:

“Oğlunuz böyle bir kızı gelininiz yapmak istese kabul eder miydiniz?”

Cevabı baştan belli olan Ali Rıza Bey, ahlak yargılarının sert duvarlarında sıkışınca çareyi şirketten istifa etmekte bulur. Kötü şansın kara bulutları o anda toplanmaya başlar. Şirketten ayrıldıktan sonra eli daralan Ali Rıza Bey’e ev de bir zaman sonra dar gelmeye başlar. Çünkü sadece emekli aylığıyla evi geçindirememeye başlar. Her ne kadar oğlu Şevket’in isabetli bir zamanlamayla çalışmaya başlaması başlarda bir nebze teselli olsa da vakit geçtikçe fakirlik iyiden iyiye hissedilir hale gelir. Ali Rıza Bey bir yandan tüm yükü henüz çok genç olan oğlunun sırtına yüklemiş olmanın mahcubiyetini yaşasa da öte yandan ahlaki açıdan temiz kalmanın verdiği gönül rahatlığıyla ferahlık hissetmektedir. Evlatlarını yıllarca doğruluk çizgisinde terbiye ettiği için vicdanen de rahattır. Mamafih fakir ev halkının ocağına incir ağacı dikmiştir. Teker teker her çocuğu bu durumu Ali Rıza Bey’in başına kakmaya başlar. Evde kavgasız geçen bir gün bile kalmamıştır adeta. Verdiği terbiyenin yerinde yeller estiğini gören Ali Rıza Bey derin bir çaresizliğe sürüklenir çünkü onu bu durumda ayakta tutan olgunun temelleri çökmüştür. Her bir çocuk kendini bu durumdan kurtarmak için kendi başının çaresine bakmaya başlar. Oysa her çocuğun attığı adım bu felaketi derinleştirmekten fazlasını yapmaz. Bunca yıllık eşiyle bile deyim yerindeyse kanlı bıçaklı olan Ali Rıza Bey bu kötü durumda dahi doğruyu yapmış olduğu için kendinde takat bulabilmektedir fakat zihninde şu söz yankılanmaktadır:

“Parasız temiz isim en fazla iki göbek dayanır.”

Her bir yaprağın dökülüşünü eli kolu bağlı izlerken düştüğü bataklıkta gördükleri onu hayrete düşürmekten geri kalmaz. Yıllarca aşıladığı gelenekler ve yerleştirdiği prensipler gözleri önünde tarumar olurken, çağın gereklerinin sert rüzgarları Ali Rıza Bey’in anlayışının sınırlarını amansızca sarsmaktadır. En sonunda dayanma gücü giderek zayıflayan Ali Rıza Bey yanlışlar içinde doğrular bulmaya koyulur ve içsel bir tiksintiyle değişen ailesine uyum sağlamaya çalışır.

Yapacağı her davranışı ahlaki uygunluk terazisine uydurmaya çalışan Ali Rıza Bey okuyuculara şu hassas sorgulamayı yaptırıyor: Ahlaki değer yargıları için bazı şeyleri kaybetmeyi göze almak mı yoksa bize dokunmayan şeyleri göz ardı edip kendi yaşamımızı devam ettirmek mi?

Gerçek yaşamın kendisinde de çoğumuzu içine çeken bu ikilem kitapta olumsuzluklara yol açmış gibi gözüküyor. Ama buradan kitabın ahlaki davranışların kişileri kayba sürüklediği gibi bir izlenim oluşturduğu yanılgısına kesinlikle düşülmemeli. Zira kitap esasında ahlaki ilkelerin doğru uygulanması gerektiğini bize söylüyor. Örneğin Ali Rıza Bey şirketteki kötü olaya aracılık ettiğini düşünerek uç bir ahlaki tutum sergilemiştir ve gerçek yaşamda ahlakı bu denli incelikle gözeten kişiye rastlamak açıkçası imkansıza yakındır. Kitapta Ali Rıza Bey’e yakıştırılan “peygamber gibi adam” benzetmesi de bu dediğimi kanıtlar nitelikte. Ali Rıza Bey uç derecede ahlaki bağlılıkla aslında kendini bir olumsuzluktan kurtarırken bir başka olumsuzluğa düşürüyor. Bu durum Ali Rıza Bey’in kendi ahlak anlayışını aşıp başkalarının ahlakına da müdahil olmasından ileri gelmiştir. Nitekim onun unuttuğu bir nokta vardır ki o da her bireyin sadece kendi ahlakından sorumlu olduğudur. Çünkü aksi başkasının yanlışı için kendini kurban etmek olurdu. Kısaca özetlersem ahlaki bağlılık yanlış değil lakin her durumda aynı derecede ahlaki bağlılık yanlıştır ve mantığın dahil olmadığı bu tarz davranışlar yağmurdan kaçıp doluya tutulmaya neden olur.

Kitabın vurgu yaptığı diğer noktaya gelelim; insanların şartlardan kolayca etkilenip değişebileceği. Ali Rıza Bey oldukça mazbut bir adam olduğundan bunu çok hazin şekilde tecrübe ediyor. Çünkü o herkese kendi ahlaki gözüyle bakıp buna çok bel bağladığından işlerin hiç de düşündüğü gibi olmadığını gördüğünde oldukça şiddetli bir etkilenme yaşıyor. Vurgulanan bu nokta okuyucuya büyük bir deneyim aktarıyor aslına bakarsanız. İnsanlar çoğu zaman etraflarındaki kişilerin hep aynı davranışları sergileyeceği yanılgısına düşerler. Oysa unutulmamalıdır ki insanın davranışlarının çoğunu şartlar belirler. Zaten şartlar değişmesine rağmen tavrını büyük ölçüde koruyabilen insanlar daima takdir ve sevgi görürler. Şartların getirdiklerinden sonra değişen insanlardan acı duymamak için daima insanların değişebileceği hatırlanılmalı ve çok derin bağlar kurulmamalıdır belki de. Reşat Nuri bu davranışsal değişimleri ailevi çerçeve içinde aktardığından bence şu örneği vermek abes kaçmayacak: Nikah anında iyi günde kötü günde birliktelik sorusu gerçek sevginin ve sadakatin bir nevi tescilidir. Şartlar değişse de değişime göğüs germek ya da birlikte uyum içinde alışmak…

Özellikle dikkatimi çeken bu iki nokta dışında toplumsal yönden de yazar, geleneksellik-modernlik çatışmasını çeşni olarak kullanmış. Bu geleneksellik-modernlik çatışmasını kitabın yazıldığı dönem itibariyle Alaturka-Alafranga yaşam tarzının tezatlığı olarak görmek de mümkün. Yine aynı çatışma hali bir başka açıdan kuşak farkının doğurduğu sonuç olarak da yorumlanabilir. Bahsettiklerim kadar bahsedemediğim başka noktalar olduğundan emin olun. Yüzeysel bir bakışla aile draması olarak görülebilen Yaprak Dökümü üzerine düşüldüğünde okuduğunuzdan çok daha fazlasını içinde barındırıyor. Ayrıca olayların pek çok açıdan ders çıkarılabilir nitelikte olması ve bu niteliğin muazzam bir akıcılıkla sağlanabilmiş olmasının her yazarın harcı olmadığını söylemeden olmaz.

Reşat Nuri’nin mutlaka okunması gereken bu eseri soluksuz bir okuma vaat ediyor bize. Bir gününüzü ayırıp tek seferde okumanızı istesem dahi kitabın değeri göz önüne alındığında hafif kalabilir doğrusu. Daha fazla uzatmadan yorumumu burada noktalayıp sizi dökülen yaprakların hikayesine ortak olmaya davet ediyorum.

Bir yanıt yazın

Loading posts…

Revaçta