Ruhani buhranları, kederi, iç dünyanın detaylı dışavurumlarına sahip edebi eserlere Batı edebiyatından aşinayız. Bu eserler okunduğunda okuyucu olarak biz artık biz değilizdir, okuduğumuz karakterin dünyasında yaşayan biri haline gelmişizdir. Fakat bu eserleri sıklıkla okumuş olan okuyucuların içinde anlaşılması güç bir eksiklik hissi doğmuş olması olasıdır. Bu eksiklik, kısmen bize uzak bir coğrafyanın tam olarak içine girememekten kaynaklanıyor. Nitekim Doğu’ya baktığımızda bu tarz derin psikolojik irdelemelere sahip eserlere de pek rastlanmadığından diğer eserlerden olabildiğince keyif almaya çalışıyor. Lakin Kör Baykuş pek çok yönüyle bu eksiği rahatlıkla gideren bir eser. Hatta Doğu edebiyatına yeni bir soluk dersek kesinlikle abartmış olmayız.

İranlı yazar Sadık Hidayet’in sadece kendi ülkesinin edebiyatında yeni bir dönem başlatmakla kalmayıp Doğu edebiyatına da büyük bir katkıda bulunması başlı başına büyük bir olayken, bunu Batılı tarzdan esinlenmiş olmasına rağmen Doğu motifleriyle kusursuz bir şekilde harmanlayabilmiş olması ayrı bir maharet doğrusu.

Kör Baykuş kısa bir kitap olmasına kesinlikle kolay okunabilen veya yüzeysel bir eser değil. Duru bir zihinle ve tüm dikkat verilerek okunması kitabın akışını takip edebilmek için çok önemli. Hoş, eninde sonunda kitabın akışında kaybolup bir daha geriye dönemeyeceksiniz.

“Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.”

Bu cümleyle başlar Kör Baykuş. Başta vurucudur bu cümle fakat kitap bittiğinde başka bir yönünü de fark edebilirsiniz bu cümlenin. Çünkü Kör Baykuş içinize yavaş yavaş sirayet etmiştir ve o anda siz de kitaptaki karakter gibi ruhunuzun kemirildiğini hissedersiniz. Bu denli bir etki ressamımızın çizdiği bir resimle boy gösterir. İlginç bir sahne tasvir eder karakterimiz. Gözlerinizi bir anlığına kapatıp o resmi düşündüğünüzde kolaylıkla göz önüne gelir o resim. Öylesine güçlü bir aktarım vardır ki aksi de pek mümkün değildir. Başlangıçta her şey anlaşılır gidiyor kitapta. Bir olay beklersiniz yapılan tasvirin ardından. Oysaki okuyucuyu çağıran başka bir şeydir kitapta.

Bir afyon yakar ressamımız kendi kederli dünyasından kopmak için. Bununla beraber bu afyon onun algısını da çarpıtır ve başta resmettiği sahne bir anda gerçeğe dönüşüverir. Fakat karakterimizin habersiz olduğu bir nokta vardır ki yaktığı afyon dumanı okuyucunun da algısını bozar. İşte tam bu anda artık ucu bucağı görünmeyen bu garip dünyada kaybolmuş bir seyyah olmuşuzdur.

Gerçeği hayalden ayırmaya çalışırken sürekli aciz kalmaktayız kitapta. Baştaki resim, resim olmaktan çıkmış başlı başına bir dünya olmuştur. Lakin öyle bir dünya ki duman gibi, belli belirsiz… Kitap boyunca sürekli bir döngüsellik hakimdir. Bu döngüsellik kafa karıştıran etmenlerden biri çünkü gerçek dünyada vuku bulmuş bir olay başka bir kısımdaki hayal dünyasında da vuku bulabiliyor. Bu güçlü, müphem atmosferin içinde bir kasap bıçağı kadar keskin işaret edilen tek şey ölümdür. Ölüm, kitapta sürekli dönüp dolaşsa da kitabın bütünleyici bir ögesi olarak görülebilir.

Hayalle gerçek arasındaki nüanstan beslenen Kör Baykuş bunu sonuna kadar kullanıyor ve kitap bittiğinde tam olarak anlayabildiğiniz bir şey olmuyor. Çünkü her şey birbiri içinde o kadar erimiş bir halde ki akılda sadece kitaptan parça parça imgeler kalıyor. Normalde bu anlaşılmazlık okuyucu için o kadar güzel olmasa da Kör Baykuş özelinde bunun bir başarı göstergesi olduğuna dikkat çekmek gerekir. Zira yazarın amacı da sizi karakterin bedenine sokmak. Karakterin kendisi gerçekle hayalin ayırdında olmamasına rağmen biz her şeyi apaçık anlasaydık bu durum kitabın özüne sadakatsizlik olurdu. Bu belirsizlikten kaynaklı olarak okuyucu sadece karakterin iç dünyasında hissettikleriyle yetinmek zorunda kalıyor ve böylelikle kendini karakterin yerine koymaktan ötesine geçemiyor.

Peki olay örgüsü çok da oturmamış olan bu kitapta zevk veren şey nedir diye sorarsanız cevabım sembolizm ve gerçeküstülüğün dehşet verici bir edebi dille kâğıda aktarılması olurdu. Takip edecek sıkı bir olay örgüsü bulunmadığından kendimi kullanılan ifadelere verince kitaptaki edebi dilin değeri karşısında hayrete düşmemek elde değil açıkçası. Her betimleme, her benzetme ve her gönderme ancak bu kadar yerli yerinde olabilirdi.

Sadık Hidayet, Kör Baykuş ile ülkesinin edebiyatında yeni bir dönem başlattıysa da bu kitabı kendi ülkesinde yazamadı ve kitabının ilk baskısında çok acı bir şey yapmak zorunda kaldı: Kitabının başına “İran’da satışı yasaktır.” notunu ekledi. Bu notla kendi kitabını sansürleyerek acı bir ironi yapmış oldu. Nitekim bu ironiden daha acısı yazarın kitaplarının tamamının hala İran’da yasaklı olmasıdır. Bu nedenle öncelikle böylesine bir başyapıta erişebildiğimiz için ve ardından da kesinlikle bir şaheser olduğu için Kör Baykuş’u okumanızı şiddetle öneriyorum.

Bir Cevap Yazın

Loading posts…

Revaçta

PRİZMA sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin