Bu biyografide Konstantinopolis’in kurucusu 1. Konstantin’i tanıyacağız. Kendisinin adını çok duymuş olsak da asıl yaptıkları kurduğu şehrin gölgesinde kalmıştır dersem yanlış olmaz. Konstantinopolis’i kurmasının yanı sıra Roma tarihinde “büyük” lakabıyla anılan tek imparator olmasının şüphesiz haklı bir nedeni var. Gelin hep birlikte 1.Constantin’in tarihi önemine bir bakalım.

1. Constantin günümüzde Sırbistan topraklarındaki Naissus (Niş) kentinde doğmuştur. Babası Constantius Chlorus asil bir aileye mensup ve imparatorluğun en üst kademelerine kadar yükselme şansı elde eden önemli bir komutandır. O dönemde Roma İmparatorluğu’nun batısındaki imparator Maximianus, evlatlık olarak aldığı baba Constantius’u yönetime sezar olarak atarken, diğer taraftan doğu vilayetlerinden sorumlu ast lejyon subayı olarak görevlendirir. Constantius Chlorus’un bulunduğu bu mertebelerin gelecekte 1.Constantin’in imparator olma yolunda etkili olduğunu söyleyebiliriz. Babası, Constantin’i Diocletianus’un (doğu vilayetlerinin imparatoru) yönetimindeki Nicomedia’ya (İzmit) gönderir. Bu dönem, imparatorluğun işleyişini ve yönetimdeki sorumlulara ilişkin bilgisini arttırdığı bir süreçtir. Constantin, babasının askeri konumundan ve yönetim hiyerarşisindeki yeri nedeniyle tecrübelerini arttırmış, ayrıca devletin bürokratik ve askeri işlerini daha iyi anlamasına olanak sağlayacak bir ortamda bulunmuştur. Constantin, gençliğinde Grek ve Latin dillerinde eğitimine devam eder. Bu dönemde imparatorluğun resmi dili Latinceydi; Latince bilmek orduda, yönetimde, üst kademelerde yükselmek için gerekli bir şarttı.

İmparator Diocletianus sınırları oldukça geniş olan imparatorluğun yönetiminin zorluğunun farkındadır. Bunun üstesinden gelmek için imparatorluğu resmi bir şekilde “doğu” ve “batı” olmak üzere ikiye böler. Bu bölünme “tetrarşi” olarak bilinen yeni bir yönetim anlayışını oluşturur. Tetrarşi sisteminde doğu ve batıyı yöneten “augustus”lar ile beraber yönetimi destekleyecek iki “sezar” olacaktır. Tetrarşiyi kısaca eş imparatorluk sistemi olarak niteleyebiliriz. Bu sistemde ilk yöneticiler doğuda Diocleatianus(augustus) ve Galerius(sezar); batıda Maximianus(augustus) ve Constantin’in babası Constantius Chlorus(sezar)’dır.

293 yılında yapılan bu bölüm 305 yılına kadar düzgün devam etti. Fakat 305 yılında Diocletianus’un ve Maximianus’un istifası yönetimdeki karmaşaların ilk kıvılcımı oldu. İstifadan sonra eski sezarlar Galerius ve Constantius Chlorus augustus unvanının sahipleri oldular. Yanlarına ise Galerius’un arkadaşı olan Severus ve yeğeni Maximianus Daia (1.Constantin ve Maxentius yerine) sezar olarak atandı. Constantius Chlorus augustus olduktan sonraki yıl öldüğünden batı ordusu tarafından 1.Constantin augustus olarak ilan edilse de Galerius tarafından kabul görmez ve Severus Batı’nın augustusu olur. Severus’un yönetimi de uzun sürmez çünkü eski imparatorun oğlu Maxentius tarafından bozguna uğratılmasıyla kalan boşluk Maxentius tarafından doldurulur.. Doğu’da ise Galerius’un ölümünden sonra Maximianus Daia augustus olur fakat kargaşalar bitmez ve Galerius’un arkadaşlarından biri olan Licinius tarafından yenilerek yerini bırakır.

Maxentius Batı’nın augustusu olduğunda herkes tarafından gaspçı imparator olarak görülmektedir. 8 Ekim 312’de Constantin, iktidarı paylaştığı Maxentius’u Roma yakınındaki Milvio Köprüsü’nde yenerek Batı Roma’nın tek hâkimi olur.

Bu savaştan sonra Batı Roma 1.Konstantin’in hakimiyetindeyken, Doğu Roma Licinius’un yönetimindedir. Konstantin, hükümdar olduktan sonraki on yılda pek çok uygulamaya imza atmıştır. İmparatorluğun önemli sayılan şehirlerinde kiliselerin kurulmasını hızlandırmış ve kendi adına bastırdığı paralarda Hristiyan sembollerinin kullanılmasına izin vermiştir. Tüm bunlar, Konstantin’in Hristiyanlığı ne kadar güçlü bir şekilde sahiplendiğini ve imparatorluk içinde Hristiyanlığa ne kadar çok yer açtığına dair önemli bir işaret olarak kabul edilmiştir. Konstantin, 313 yılı başında Roma’da, İmparatora ait arazinin bir kısmını bir bazilika için vakfeder. Bu, Roma’nın ilk kilisesidir ve bugün Papa’nın kullandığı bazilikadır.

Hristiyanlara gösterdiği bu tutumlar her ne kadar hoşgörülü olsa da Konstantin’in pagan inancına sahip olduğu unutulmamalıdır. Bazı kaynakların aktardığına göre ise hiçbir zaman Hristiyan olmamıştır. Bu kanı Konstantin’in genel olarak inanca yaklaşımı bilinmediğinden doğru olması muhtemeldir. Bundan hareketle Konstantin’in dini, siyasi bir araç olarak kullandığı konusunda çeşitli görüşler bulunuyor. İmparatorluğun önceki dönemlerine baktığımızda Hristiyanlar daima zulüm ve baskı görmüşler: sayıları fazla olmasına rağmen sindirilmeye çalışılmıştır. Bununla birlikte siyasal karmaşalara da bu baskıların neden olduğu görülmüştür. Bu durum Konstantin’in de gözünden kaçmadığından bir nevi iktidar yolunda Hristiyanları kendi safına çekmek için diğerlerinin aksine bir yol izleyerek Hristiyanlık inancına bir serbesti getirmiştir. Mamafih yine aynı nedenle mevcut olan paganların da tepkisini çekmemek için hiçbir zaman açıkça Hristiyan olduğunu belirtmemiştir.

Konstantin ile diğer yönetim ortağı Licinius arasında Milano’da imzalanan ve Roma İmparatorluğu’nda, Hristiyanlığa karşı hoşgörüyü sağlayan Milan Fermanı, imparatorluğun yaklaşık 10 yıl boyunca sürecek olan resmi din politikasının bir göstergesidir. Bu aşamadan sonra, Hristiyanlarca Büyük Takibat (baskı dönemi) olarak nitelenen dönem resmen sona erer. Bu ferman her ne kadar ortaklaşa imzalanmış olsa da iki imparatorun arasını açtığını söylemek gerekir. Konstantin Hristiyanlarla yakınlaşıp saray kademelerinde görevlendirmiş ve kiliseleri serbest bırakmıştır. Bunun aksine Licinius Hristiyanlara yönelik bir takibata başlar, saraydan kovar, rahip toplantılarını yasaklayıp, ibadetlerine karışır. Aralarındaki gerginliğin ilk dışavurumu Balkanlar’da yapılan bir dizi savaş sonucu gerçekleşti. Ancak Konstantin’in uzlaşmacı tavrı gerginliğin bir savaşa dönüşmesini erteledi. Konstantin kendi topraklarından Trakya’yı Licinius’a verdi ve kendi aralarında birbirlerinin topraklarına karışmayacakları konusunda anlaşmaya vardılar. Fakat bu anlaşma süreci Konstantin’in Licinius’a saldırmasıyla bozulur.

Konstantin, 8 Ekim 314’te Pannonia’ya (bugünkü Macaristan’a) kadar getirdiği büyük bir orduyla, Doğu Roma’ya hükmeden Licinius’a saldırır. Kayıplar iki tarafta da büyük olduğundan, bir antlaşma imzalanır. Licinius, Anadolu, Suriye ve Mısır eyaletlerinin kontrolüne sahip olmaya devam etmekle birlikte, Doğu Avrupa ve Balkanlardaki hemen tüm Roma topraklarının yönetimini Konstantin’e bırakır. Fakat Konstantin tek hükümdar olma yolunda kararlıdır: 324 yılında Licinius’a yeniden savaş ilan eder. 18 Eylül 324’te Hrisopolis (bugünkü Üsküdar) ve Kalkedon (bugünkü Kadıköy) yakınlarında çıkan Hrisopolis Muharebesi ile Licinius’u yenen Konstantin, tek başına Roma İmparatoru olur. Merhametli bir Hristiyan olarak görülen Konstantin’in Licinius’u bağışlayacağı düşünülür. Licinius’un eşi olan kız kardeşi Constantia’nın ricası ile affetse de birkaç ay sonra onu öldürmesi şaşkınlıkla karşılanır.

Artık muazzam genişlikteki bir imparatorluğun tek hâkimi olan Konstantin imparatorlukta pek çok değişiklik yapmıştır. Fakat bunların hepsinin üstünde olan değişiklik şüphesiz başkenti değiştirmesi olmuştur. Konstantin başkenti daha güvenli olduğu doğuya kaydırmayı düşünmektedir. Küçük bir Roma kenti olan Byzantion, Konstantin’in dikkatinden kaçmaz. Byzantion, Karadeniz ve Asya’dan gelen ticaret yolları için kilit bir noktadaydı. Byzantion’un kaderi başkent olarak seçilmesiyle tamamen değişir ve başta yeni Roma anlamına gelen “Nova Roma” adıyla anılır. Bu adlandırma eski başkente ismen bir göndermede bulunulmasının yanı sıra Roma gibi Byzantion’un da yedi tepede kurulu olması bir başka dikkat çekici detaydır.

Byzantion kentine Roma İmparatorluğu’nun başkentini taşıttıktan sonra I. Konstantin, tarihin en büyük kentsel gelişim planlarından birini hazırladı.  Yedi yıllık süreç içinde kentte; çok sayıda dini bina, yeni yol ve su kemeri inşa edildi. İmparator Konstantin yeni şehri için bütün imkanları seferber etti. Yeni başkent, Roma kenti baz alınarak neredeyse baştan inşa edilir; imparatorluk sarayı, büyük kamu hamamları, geniş meydanlar (forum), revaklı caddeler, zafer takları inşa edilmiş, hipodrom genişletilerek işlev kazandırılır. Bu yeni merkeze, yeni rolünü perçinlemek amacıyla imparatorluğun dört bir köşesinden önemli heykeller, mimari parçalar getirilmiş, bunlar kentin yeniden inşasında önemli semboller olarak kullanılır (bunların arasında hala ayakta olan bir Mısır dikilitaşı mevcuttur). Konstantin’in bu yoğun imar çabası, onun yeni bir Roma yaratma vizyonunun bir göstergesidir. Bu vizyonun izleri günümüz İstanbul’undaki sur içi bölgesinde kalan tarihi yarımadada hala görülebilmektedir. Konstantin yaşamının sonuna kadar Roma’nın tek imparatoru kalmayı başarır.

Kilise tarihçiliğinin kurucusu Eusebius, Konstantin’in yaşamının son zamanlarında hafif bir hastalık geçirdiğini eserinde yer verir. Hastalığını kesin olarak bilmemekle birlikte bu hastalık nedeniyle 22 Mayıs 337’de ölmüştür. Konstantin o dönemde şu anda mevcut olmayan Havariyyun Kilisesi’ne gömülmüştür. Nitekim lahiti günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bulunmaktadır.

Bir Cevap Yazın

Loading posts…

Revaçta

PRİZMA sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin