Taraftar tezahuratları, tribün sesleri, eğlenceli müzikler, maçtan maça ülke değiştiren takımlar ve sınırdışı edilen sporcular… Dünya Kupası pek çok ülkenin tarih boyunca birleştirici gücüyken ilk çizgisinden oldukça fazla sapan bir etkinlik halini almış durumda. İnsanların farklılıklarını aynı sahnede harmanlayan bir gösteri olarak yola çıkan bu etkinlik, sponsorluk anlaşmaları, özel ürünler, sosyal medya şovları ile başlı başına bir ekonomik ve politik bir endüstri haline gelmiş durumda. Tüm bu eksen kaymasına rağmen ülkeler nezdinde değişmeyen tek şey ise Dünya Kupası’na ev sahipliği yapmanın sağlayacağı prestij düşüncesi. Sosyal medyada ve basında cilasıyla parlayan Dünya Kupası’nın cilasını hafifçe kazıyınca ortaya çıkan şey ise bambaşka. Sahiden Dünya Kupası’nı düzenleyen ülke olmak sanıldığı kadar prestijli bir şey mi?

Burada uzun uzun Dünya Kupası’nın tarihini anlatmaya gerek yok fakat bazı başlangıçlardan da söz etmek gerek. İlk Dünya Kupası 1930 yılında Uruguay’da düzenlendi. Kupaya sadece 13 ülke katılabildi ve bunlar birkaçı Avrupa ülkesi olan geri kalanı ise Güney Amerika’da olan ülkelerdi. Büyük Buhran’ın gölgesindeki dünyada düzenlenen bu dönemine göre büyük çaplı etkinlik ev sahibi ülke Uruguay için adeta bir küresel vitrin fırsatıydı.

O dönemde kıtasındaki diğer ülkelere kıyasla daha istikrarlı olan Uruguay; 1924 ve 1928 Olimpiyatları’nın futbol dallarında edindiği başarıların rüzgarıyla böyle bir etkinliği düzenlemeye oldukça hevesliydi. Fakat kupaya ev sahibi olmak için sadece heves yeterli değildi elbette. Özellikle kırılgan bir dünya ekonomisinin ortasında apayrı bir kıtada başka ülkeleri katılıma ikna etmek öyle kolay bir iş değildi. Ülkelerin isteksizliği pek de haksız sayılmaz çünkü o dönemde birçok ülkenin başka kıtaya futbol takımı gönderecek ve bunun lojistik maliyetini kaldırabilecek durumu yoktu. Akılda kalması açısından bir örnek vermek gerekirse Avrupa kıtasından en yaygın ulaşım aracı olan gemiyle Uruguay’a gitmek yaklaşık 2 haftalık bir yolculuk anlamına geliyordu.

Uruguay ise çeşitli sebeplerle bu etkinliğe bir tanıtım aracı gözüyle bakıyordu. 1930 yılı Uruguay için sembolik bir tarihti. Ülke, ilk anayasasının yüzüncü yılını kutluyordu. Bu kutlama, Uruguay’ın bağımsız bir devlet olarak modernleşme anlatısının önemli bir parçasıydı. Dünya Kupası, yüzüncü yıl törenlerinin içine yerleştirilecek; ülkenin refahını ve futbol gücünü bütün dünyaya gösterecekti. Uruguay, katılacak ülkelerin yol ve konaklama masraflarına destek vermeyi taahhüt etti. Bu, küçük nüfuslu bir Güney Amerika ülkesinin organizasyonu ne kadar ciddiye aldığını gösteriyordu.

Çabaları sonuç veren Uruguay, Dünya Kupası’nın ilk ev sahibi olmakla kalmayıp aynı zamanda ilk Dünya Şampiyonluğu olan ülke ünvanına da sahip oldu. Nüfusu büyük Avrupa ülkeleriyle kıyaslanamayacak kadar az olan Uruguay, futbol aracılığıyla kendisini modern, örgütlü, kültürel olarak güçlü ve uluslararası rekabet içinde başarılı bir ülke olarak sundu. Dünya Kupası, devlet kapasitesinin, şehirleşmenin ve toplumsal birliğin gösterisi hâline getirildi.

Yıllar yılları kovaladı… Dünya Kupası bir tanıtım aracından bir propaganda makinesine kimi zaman da hükümetlerin bir uluslararası meşruiyet devşirme aracı haline geldi. Değişen sadece amacı değildi, kapsamı ve standartları da yıllar içinde bir sistematik kazandı ve giderek daha maliyetli hale geldi. FIFA’nın belirlediği stadyum standartlarından tutun sponsorluk payları, personel konaklama ve ulaşım ücretleri, katılımcı güvenliğinin sağlanması derken ev sahibi ülkenin sırtına binen yük giderek artar hale geldi. Fakat iyi bir uluslararası imajın, turistik cazibenin ve toplumsal mutluluğun getirisi yanında birkaç milyon doların lafı edilebilir miydi. Üstelik tüm dünyadan ziyaretçi akını olurken meydana gelecek ekonomik hareketlilik de cabasıyken. Keşke her şey gösterildiği kadar pozitif olsa. Asıl olay final düdüğünün ardından başlıyor ve ülkelere beyaz filler gelmeye başlıyor.

İstekler, Vaatler, Beyaz Filler ve Gerçekleşenler

Dünya Kupası’na ev sahipliği yapmak isteyen her ülkenin kupadan edineceği faydaları yansıtma açısı benzerdir. Kupa, ülkelere medyanın gücünü kullanarak milyonlarca insana ulaşarak küresel bir reklam aracına dönüşür. Ev sahibi ülke böyle bir etkinlik sayesinde dünyadaki bilinirliğini arttırır. Geleceğe dönük ekonomik ve turistik faaliyetlerin artmasına potansiyel olarak yardımcı olur. Kupa için inşa edilen stadyumlar ve diğer altyapı faaliyetleri ülke halkına kalacak bir miras olarak ifade edilir. Bunların yanı sıra ülkeye gelecek ziyaretçilerin de ülke ekonomisine bir canlılık katacağı ve para akışı sağlayacağı düşünülür. Özellikle gelişmekte olan ülkeler için bu durum, modern ve ziyaret edilebilir bir ülke imajı çizmek için büyük bir fırsat haline gelir. Lakin bu fırsatlar ev sahibi ülkeye altın tepside sunulmaz.

Dünya Kupası’nı düzenleyen kuruluş olan FIFA etkinliğin düzenleneceği ülkeye birtakım şartlar koyar. Bu şartlar vergi muafiyetlerinden tutun da, tüm güvenlik ve lojistik maliyetlerinin ev sahibi tarafından üstlenilmesine, vize kolaylıklarına, devasa stadyumların inşasına, toplumsal olaylardan doğacak zararların tazminine ve hatta yerel hukukun üzerinde FIFA lehine yasalar çıkarılmasına kadar uzanırlar. Yanılgı silsilesinin başlangıcı da bir bakıma bu şartların mevcudiyetiyle başlıyor. Adım adım bu yanılgıları inceleyelim.

Dünya Kupası maçlarının oynanacağı şehirlere etkinlik süresi boyunca bir insan akını olacağı şüphesiz. Takdir edersiniz ki her ülke bu kadar yüksek yoğunluklu insan hareketlerini sürekli yönetmek durumunda değildir. Kaldı ki bunu genel anlamda yapabilen ülkelerde de her şehir aşırı nüfusu kaldıramaz. Dolayısıyla çoğu ev sahibi ülke FIFA takvimine göre maçların oynanacağı şehirlerde bazı düzenleme ve geliştirmeler yapmak zorunda kalır. Bu düzenlemeler arasında altyapının güçlendirilmesi, ulaşım ağının yaygınlaştırılması, konaklama yerlerinin gerekirse arttırılması ve en bariz olarak on binlerce seyirciyi alabilecek stadyumların inşa edilmesi yer alır.

Normal şartlarda bu tür kamu yatırımları ülkenin ihtiyacı ve ekonomik şartları göz önüne alınarak geniş bir takvime yayılarak planlanır. Fakat FIFA’nın çok kısa takvimi işleri değiştirir. İhtiyaç duyulan süreden çok daha kısa sürede bitirilmesi gereken her yatırım maliyeti de bir o kadar arttırır. Ancak sorun sadece maliyet de değildir. Dünya Kupası yatırımları ev sahibi ülkenin kamu kaynaklarından karşılanmasına rağmen bir önceliklendirme sorunu yaratıyor. Ülkenin planladığı yatırımlar kupadan sonra belki de hiç kullanılmayacak bölgelere yapılmak durumunda kalınıyor. Doğal olarak bu da yerel halkta iç huzursuzluklara zemin hazırlıyor.

Gelelim beyaz filler meselesine. Metaforun kökeni, bugünkü Tayland olan eski Siyam Krallığı’na dayanır. Güneydoğu Asya’da beyaz ya da çok açık renkli filler sıradan hayvanlar olarak görülmezdi. Beyaz fil sahibi olmak kağıt üstünde büyük bir onurdu. Fakat günlük yaşamda hayvanın çalıştırılması uygun görülmez, sıradan işlerde kullanılamaz, özel bakım ve beslenme isterdi. Böylece fil, bir zaman sonra sahibine ekonomik getiri sağlamayan ama son derece pahalı bir statü sembolüne dönüşürdü. FIFA’nın inşa ettirdiği stadyumlar da çoğu zaman bu duruma düşerler.

Bu stadyumlar sadece turnuva düşünülerek inşa edilir. Sonraları ise genelde şehrin veya ülkenin ihtiyacından daha fazla kapasiteye sahip olarak (ve bu kapasitenin çoğu atıl halde kalarak) kamu kaynaklarından para yakmaya devam ederler. Sanılanın aksine bu stadyumların asıl mali yükü inşaat bedeli değil daha sonra doğuracağı işletme maliyetleridir. Bu durumu somutlaştırmak için birkaç ev sahibi ülkeye bakabiliriz. 2010 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapan Güney Afrika’daki devasa stadyumlar, 2013 yılında (turnuvadan üç yıl sonra) son derece yetersiz sayıda misafiri ağırladı. 2002 yılında kupanın düzenlendiği Güney Kore’de de durum pek farklı değil. Örneğin 50.000 kapasiteli stadyumlar, 2010 yılı boyunca toplamda 200.000’den az taraftar ağırlayabildi. Brezilya’daki 298 milyon dolarlık Manaus Stadyumu ise günümüzde bir otobüs deposu olarak kullanılmakta. Yapılan incelemelerde devasa stadyumların kapasitelerinin çok altında kullanılması yüzünden maalesef ev sahibi topluluklara turnuva sonrası neredeyse hiç ekonomik getiri sağlamadığı görüldü.

Kupaya yönelik ekonomik katkı ve canlılık tezine de bakalım. Ev sahibi ülkeler milyonlarca turist beklerken, gerçek rakamlar genellikle hayal kırıklığı yarattı. Güney Afrika 483 bin dolaylarında yabancı ziyaretçi öngörürken, gelen ziyaretçi sayısı tahminlerin çok altında kalarak 40-90 bin arasında oldu. 2006 ev sahibi Almanya 3.1 milyon yabancı turist tahmini yapmasına rağmen, yapılan araştırmalar net artışın 100.000 turist civarında olduğunu gösterdi.

Ülkelere sunacağı iddia edilen ekonomik katkı da gerçekte sunulandan oldukça uzak. 1970-2000 yılları arasındaki veriler, Dünya Kupası ev sahiplerinin turnuva yılında normalden %2,4 daha düşük bir büyüme oranı sergilediğini ortaya koyuyor. Peki bu tahminler nasıl oluyor da bu kadar sapıyor. Çünkü gözardı edilen bazı noktalar var. Kalabalık ve trafikten kaçınan “normal” turistler ülkeye gelmemeyi tercih eder. Örneğin 1994’te Orlando, Disneyworld ziyaretçilerini futbol taraftarlarıyla yer değiştirdiği için ekonomik olarak en kötü performansı sergileyen şehirlerden biri olmuştu. Çünkü Disney World’ün varlığı nedeniyle zaten popüler bir turistik merkez olan Orlando’da, Dünya Kupası’nın yarattığı kalabalık ters tepmiş ve şehre yeni bir turist kitlesi getirmek yerine mevcut kitleyi kaçırarak ekonomik kayba yol açmıştı. Bir diğer nokta yerel halkın harcamalarının farklı alanlardan (sinema, tiyatro) futbol maçlarına kayması sorunu. Bu durum ekonomiye yeni para girişi sağlamaz. Çünkü harcanan paranın büyük kısmı ülkede kalmaz. Örneğin 2014’te biletlerden elde edilen 500 milyon dolar doğrudan FIFA’nın İsviçre’deki merkezine gitmişti.

Yukarıda sözünü ettiğimiz negatif etkilere istisnai ülkeler de yok değil elbette. Almanya turnuva öncesinde 3.1 milyon yabancı turist ve 3.4 milyar avro gelir bekliyordu. Ancak sonradan yapılan çalışmalar, net turist artışının sadece 100 bin civarında kaldığını ve gelirin 570 milyon avro ile sınırlı olduğunu gösterdi. ABD ise Dünya Kupası’nı (1994) en az maliyetle yöneten ve finansal miras bırakan tek örnek olarak gösteriliyor. Burada ekonomik katkı ve miras beklentisi gerçekleşmiş gibi görünse de atlanmaması gereken bir detay var. Dünya Kupası sadece halihazırda altyapısı ve fiziki şartları elverişli ülkelerde düzenlendiğinde ev sahibi ülkeye fayda sağlayabiliyor. ABD, halihazırda var olan stadyumları sayesinde sadece 5 milyon dolar stadyum harcaması yapmış ve organizatörlere büyük bir kâr bırakmıştı.

Yine dikkatinizi çekmeliyiz ki görece başarılı diye niteleyebileceğimiz ev sahibi ülkelerde dahi ekonomik katkı son derece sınırlı miktarda gerçekleşmiş. Yani hiçbir zaman tahminlere yakın bir kazanç elde edememiş hiçbir ülke. Şimdi o can alıcı soruyu soralım o halde: Bunca eksiye rağmen neden ülkeler hala Dünya Kupası’na ev sahipliği yapmaya istekliler?

Dünya Kupası Kısa Metrajlı Bir Tanıtım Filmidir

Ekonomik kaygılar, birçok ülke için kararlarında ikincil bir rol oynamakta. Özellikle Rusya ve Katar gibi ülkeler için Dünya Kupası uluslararası bir itibar kazanma ve yabancı yatırımcıların dikkatini çekme fırsatı olarak görülüyor.

Turnuva toplamda bir ülkeye zarar ettirse bile, ülke içinde kazanan belirli kesimler var. Bu kesimlerin başında gelen dev inşaat firmaları Dünya Kupası için yapılan milyarlarca dolarlık stadyum ve altyapı ihalelerinden büyük kârlar elde ederler. Dolayısıyla kimi zaman bu gruplar, adaylık süreçlerinde önemli bir baskı unsuru oluşturabiliyorlar.

Bir diğer etken de turnuva sırasında oluşan yoğun medya ilgisi, hiçbir pazarlama bütçesinin karşılayamayacağı düzeyde bir reklam işlevi görür. Bu durum, ülkeyi bir turizm destinasyonu olarak dünya haritasında parlatır ve gelecekteki iş faaliyetleri için bir tanıtım sağlar.

Sonuç olarak Dünya Kupası toplumların kalbine hitap eden, onların coşkularını tetikleyen bir unsur olması sebebiyle çoğu zaman rasyonel olmayan kararların makul bir zemine oturtulabilmesi nedeniyle hala uluslarası sahada rağbet gören bir etkinlik. Nitekim bu rağbetin sonuçları final düdüğü çaldığında değil; stadyumların ışıkları yıllar sonra hâlâ yanıyor mu diye bakıldığında acı bir şekilde ülkeleri karşılıyor.

Bir Cevap Yazın

Loading posts…

Revaçta

PRİZMA sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin